BaküTürkleri.com » Arşiv- 26.05.2007

 
 
 
Konuları Sırala: Yayımlanma Tarinine Göre | Reytinge göre | Okunma Sayısına Göre | Yorum Sayısına Göre | Alfabeye Göre

HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 03:32, Gösterim: 461

0
HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN
HAYATI (571-632)



Hz. Muhammed (s.a.s.) Mekke'de doğdu. 40 yaşında Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik hayâtının 13 yılı Mekke'de, 10 yılı da Medine'de geçti. Medine'de 63 yaşında vefât etti. Bu sebeple:
Hz. Muhammed (s.a.s.) 'in hayâtı (571-632):.........

Kategori: Dinimiz İslam

 

VEDA HUTBESİ

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 03:28, Gösterim: 371

0
VEDA HUTBESİ





(Bu hutbe, M.S. 632 yılında Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimiz tarafından yüz bini aşkın müslümana irad edilmiştir. Hz. Muhammed (S.A.V.) Allah'a hamd ve senâdan sonra şöyle buyurmuştur.)
EY İNSANLAR!

Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz. İNSANLAR!

Kategori: Dinimiz İslam

 

YEDİ TAVSİYE

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 03:25, Gösterim: 414

0
Ebu Zer, Paygamber Efendimizi kastederek: Dostum bana yedi şey tavsiye etti, bunlar:

1- Fakirleri sevip aralarına karışmayı

2- Dünya için benden zengine değil daha fakir olana bakmayı

3- Hiç kimseden bir şey istememeyi

4- Beni arayıp sormasalar bile hısım ve akrabayı gözetmeyi

5- Acı da olsa daima hakkı söylemeyi

6- Allah uğrunda hiçbir tenkitçinin kınamasından korkmamayı

7- Arşın altındaki hazinelerden gelen şu kelimeleri sık sık tekrar etmeyi: "La havle velâ kuvvete illâ billah"

Manası: bütün tasarruf ve bütün güç yalnız Allah'ın elindedir.

"Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa, HABİBULLAH'a itiba edilecek, İttiba edilmez­se, netice veriyor ki: Allah'a muhabbetiniz

Kategori: Dinimiz İslam

 

Dua Zamanı

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 03:24, Gösterim: 475

0
Yâ rabbi! Sen benim rabbimsin, ben ise senin kulunum. Sen herşeyi Yaratıcısın, ben ise yaratılanım. Sen rızık verensin, ben ise rızık alanım. Sen mülkün sahibisin, ben ise kölenim. Sen kuvvet sahibisin, ben ise âciz ve zelîlim. sen zenginsin, ben ise sana muhtacım. Sen ezelî dirisin, ben ise ölüme mahkûmum, sen bakisin, ben ise fânîyim. sen kerem sahibisin, ben ise kötülenmeye lâyığım. Sen iyilik yapansın, ben ise kötülük işleyenim. Sen affedicisin, ben ise günahkârım. Sen büyüksün, ben ise hakirim. Sen kuvvet sahibisin, ben ise zaîfim. sen verensin, ben ise isteyenim. Sen emniyet verensin, ben ise korkanım, Sen cömertsin, ben ise dua edenim.
Ey merhametlilerin en merhametlisi! Rahmetinle benim günahlarımı affet. Suçlarımı bağışla.Amin.

Kategori: Dinimiz İslam

 

Müslümanların Ayrılık Nedenleri

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 03:23, Gösterim: 618

2
Yeryüzünde yaratılmış olan insan türü önce kendisine bahşedilen vahiy nimetinin yönlendirdiği istikamette tek bir millet olarak yaşamını sürdürüyordu. Sonra hak ile batıl arasında iradeli tercihler sonucu oluşan kutuplaşma ve ayrılıklar başladı (10/19). Yanlış tercihlerde bulunanlar; kurtuluş, adalet ve mutluluk yolu olarak kendilerine lütfedilen dinlerini parçaladılar. Bu insanlar bölük bölük oldular. Ve her bölük kendini farklı kılan değerleriyle övünmeye başladı (30/32).

insanların ayrılığa düşmelerinin nedeni; heva ve heveslerini aşamamaları (25/43), kendilerine Rabbleri katından doğru yolu gösterecek ve şifa olacak kitaplar verilmesine rağmen aralarında yaşattıkları kıskançlıkları kıramamaları (2/213) ve dolayısıyle Allah'ın kitabını gereğince akledememeleriydi (2/44). Bir çok konuda ihtilaflar sökün etti. Ve sonra işlerini aralarında parçaladılar, çeşitli kitaplara ayırdılar (23/53). Yani dinlerini parça parça edip, grup grup oldular (6/159).

Kendisine kelimeler verilen (2/37) Adem(a)'dan bu yana tüm insanlık için kurtuluş yolu hep aynı olmuştur. Bu yolun özü ve adı birdir: Allah katında din islam'dır (3/19). Daha sonra oluşan tahrifatlara rağmen İbrahim(a)'in dininin adı da budur. Hz. isa'nın ki de. Tahrif olmuş din anlayışının ve cahili geleneğin çürümüşlüğü karşısında hayatı yeniden ıslah etmek ve insanları aydınlığa ulaştırmak üzere Hz. Muhammed'e tamamlanmış olarak vahy edilen (5/3) dinin adı da İslam'dır. Ama toplumsal yaşamda dile getirilen önceki ihtilaflar ve ayrışmalar Rasulullah(s)m vefatından sonra İslam dünyasında da varlığını göstermiş ve devasa sorunlara neden olmuştur.

Oysa yüce Rabbimiz Kur'an'ı Kerim'de müminlerin bilerek hakka şahitlik etmelerini istemişti (42/86). Onların kardeş olduğunu (49/10) ve Allah yolunda birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi sat bağlayacaklarını (61/4) ifade etmişti. Ayrılığa düşülmesini olumsuzlamıştı (42/14). Ve Kitapta, ihtilaflardan arınma yolunun Allah'a ve Rasul'üne yönelmek olduğu gösteriliyordu (4/59). Ayrıca kendilerine apaçık ayetler sunulduğu halde ihtilaflardan vazgeçmeyenleri kötü bir akibetin beklediği hatırlatılıyordu (3/105).

Rasulullah hayatta iken müslümanlar arasında bölünmelere neden olacak herhangi bir ihtilaf olmadı. Rasulullah müslümanların öğretmeni ve önderi idi. Ona itaat etmek müslüman olabilmenin zorunlu gereği idi (4/64). O müslümanlar arasında Allah'ın Kitabı ile hükmediyordu (4/105), onlara vahyin anlaşılması ve yaşanması hususunda şahitlik yapıyordu (2/143). Ve onun döneminde müslümanlar vasat bir ümmet olarak vahdeti oluşturmuşlar ve insanlara tevhidi hakikatlerin şahitliğini sosyal yaşam içinde gösterebilmişlerdi. Bununla birlikte Kur'an'ın mesajı evrenseldi. O her dönemde ve her iklimde yaşanabilecek vahyi ilkeler ve emirler diziniydi. Müslümanların daha sonraki dönemlerde de Kur'an'ın bildirdiği ve Rasulullah'ın uygulamasını gösterdiği doğrultuda; Allah'a topluca kulluk yapmak, aralarındaki işleri istişare ile halletmek, birlikte rüku etmek, zulüm ve saldırı karşısında topluca tavır almak, birbirlerine karşı merhametli ve bağışlayıcı olmak, kendilerinden olan ulu'l-emirlere uymak, ihtilaflarını Kur'an'ın hakemliğinde çözmek gibi toplumsal sorumlulukları devam etmekteydi. Güçlerin zayıflamaması içîn birbirleriyle çekişmeme!) ve kardeşlik hukuklarına dikkat etmeliydiler (8/46). Dağılıp ayrılmamanın yolu Allah'ın ipine sımsıkı sarılmaktı (3/103).

Ama Hz. Muhammed'in vefatından kısa bir süre sonra müslümanlar da önceki milletlerin başına gelen acı akıbeti yaşamaya başladılar. Ümmetin birlikteliğini zedeleyen bazı olumsuzluklar hissedilmeye başlandı ve peşi sıra vahyin ortaya koyduğu toplumsal yasalar varlığını gösterdi. Zira Rabbimiz kendinde bulunan güzel meziyetleri değiştirmedikçe bir millete verdiği nimeti değiştirmeyeceğini bildirmekteydi (8/53). Günümüzde olduğu gibi islam tarihi içinde de sürekli olarak gündeme getirilen "vahdet" konusu, aynı zamanda yitirilen bir birlikteliğin de ifadesi oluyordu.

ilk dönemlerde müslümanların coğrafi olarak çok hızlı bir biçimde yaygınlaşmaları, Kur'ani eğitimin ve kültürün o bölgelerdeki yaygınlaşmasını aynı hız ölçüsünde gerçekleştiremedi. Müslümanların kuvvet bulduğu ilk dönemlerde İslam'a girmek isteyen bedeviler konusundaki vahyi uyarı öğreticiydi: «Bedeviler dedi ki: "İman ettik." De ki: "Siz iman etmediniz, ancak 'İslam olduk' deyin. iman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Hiç şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." Mümin olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Rasulü'ne iman ettiler, sonra hiç bir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler, işte onlar, sadık olanların ta kendileridir." (49/Hucurat, 14-15). Sonraları ise İslam'a yeni giren kişilerin atalarından öğrendikleri pagan anlayışları yeni kimliklerine taşımalarını giderici yaygın eğitim politikaları üretilemedi.

Bu vakıa yanında Kur'an nassları ile karşılaşılan olaylar arasında bağ kurma yetisine sahip yetenekli ve muttaki kişiler yönetimde etkin olamadılar. Kısa bir süre sonra emanet, ehline verilip işler istişare ile idare edileceğine, yönetim, saltanat gibi cahili bir kurumun tasallutu altına girdi. Cahili kültür ve kişisel ihtiraslar insanları Kur'an'ın aydınlığı karşısında köreltti. Müslümanların bazıları Kitab'ı okudukları halde Yahudi ve Hıristiyanlar gibi birbirlerini doğru bir temel üzerinde olmamakla suçlamaya başladılar (3/113). Bazıları da ellerinde vahiy bilgisini tutmalarına rağmen çekememezlik yüzünden birbirlerine düştüler (42/14). Kur'an'ın sunduğu kolaylık ve anlaşılırlık imkanları içinde vahye teslim olunacağına, farklılaşan değerler, cahili arzular, beşeri anlayışlar kendilerini Kur'an'la ifade etmeye çalıştılar. Bu noktadan sonra Kur'an'ın parça parça edilmesi (15/91) söz konusu idi.

Hicri birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü asırlarda "Makalat", "Firak", "Mile! ve Nihal" başlıklarıyla fırkalaşmaların ifadesi olan kitaplar yazıldı. Bu kitaplarda ümmetin bölünen parçaları kendi fırkalarının tezlerini oluşturmaya ve nassları kendi tezleri doğrultusunda tefsir etmeye gayret ettiler. Sosyal konumları vahyi ölçüler belirleyeceğine, vahyi ölçüler ve Hz. Muhammed'in sünneti, Kur'an ve Sünnet müdafaası iddiası altında önceden kazanılmış veya gasbedilmiş sosyal konumlara göre yorumlanmaya başlandı. Artık çoğu kişi için nassların yönlendiriciliği değil, nassların yönlendirilmesi söz konusu idi. Heva ve hevesler ön plana çıktı. Dillerini Allah'ın ayetleriyle eğip bükenler (3/78) çoğaldı. Kelimelerin yerleri değiştirildi (5/41). Allah'ın ayetlerini gizlemeye cüret edenler tövbe edip Rabbimizden af dileyeceklerine, lanetleneceklerini bile bile (2/159) bu tavırlarına gerekçe olacak bazı lafızlara yeni istilahi anlamlar yüklediler.

Rasulullah'm irtihalinden bir süre sonra, öncelikle toplumsal yönetimi ellerinde tutan kişileri doğrudan ilgilendiren "fısk". "zulüm", "iman", "adalet", "kader" gibi akaidi boyutu olan kavramların yorumlanmasında kötü niyetlerin ve cahili kültürlerin saptırıcılığı devreye girdi. Bu tartışmalar, kesin bilgiden ve vakıadan uzak olarak soyut ve Kur'ani ölçülerle çelişen bir tarzda kelami, felsefi, tasavvufi tartışma boyutlarına uzadı. Gaybın bilgi ve anahtarları Allah'ın yanında iken, gaybi konularda farazi tartışmalar ve içtihadlar yapıldı. Allah Kitab'ında itikadi konularla ilgili yeterli bilgi ve ölçü vermiş iken, bununla yetinmeyenler, farazi içtihatlarından doğan itikadi mezhepleriyle müslümanların bölünmüşlüğünü daha da artırdılar.

Sözkonusu olumsuzluklar yanında her fırka «fırka-i naciye» olduğu iddiasıyla diğer grupları dışlama ve tekfir etme hastalığına yakalandı, işbaşına geldikten sonra bozgunculuk yapan (2/205) iktidar sahipleriyle mücadele etmek ve zulmedenlere eğilim göstermemek (11/113) gibi yükümlülüklerini müslümanların çoğu unuttu. Yüce Rabbimiz tabii ki bozgunculuk yapanı ıslah edenden ayırt edecekti (2/220). işlerini kendi aralarında farklı kitaplar halinde parçalayıp-bölenler (23/53) gibi Kur'an'ı terkedilmiş (25/30) bir durumda bırakanlar, yaptıkları haksızlıklardan sonra tevbe edip hallerini ıslah edeceklerine (5/39), diğer grupları bid'atçılık ve bozgunculukla suçlamaya devam ettiler. Ayrılıklar katmerleşti. islam tarihi ile ilgili rivayetlere bakılacak olursa, öyle anlar yaşandı ki, küffar karşısında dökülecek kanlar, adeta iç savaşa dönüşen mezhep kavgalarında heder edilir oldu. Ümmetin dirlik ve düzenliği bozuldu. Ümmet bilincini yaşatan tevhidi inanç, İslam dünyasında görünebilir bir şekilde toplumsal gücünü yitirdi. Rabbimizin «Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.» (42/12) hitabıyla yaptığı tavsiyeye uyulmadı. Birbirleriyle çekişen müslümanlar çözülüp yılgınlaştılar. Rüzgarları kesildi (8/46).

Ama her dönemde bozukluklar, çetin ve olumsuz şartlar karşısında topukları üzerinde geriye dönmeyen, Allah'ın ipine sımsıkı sarılan, salih amellerine devam eden ve tevhidi mücadelenin yılmaz taşıyıcılığını yapan muvahhid ve inkılapçı insanlar var olageldi. Onlar ümmetin en hayırlıları idiler (98/7). Lakin onlar uzun bir dönem toplumsal değişimi (13/11) sağlayabilecek yeterli bir oluşumu gerçekleştiremediler. Fakat bununla birlikte Allah'ın kitabı önündeki engelleri kaldırmak ve tevhidi duyarlılığı taşıyıp-yaygınlaştırmak konusunda çok önemli adımlar attılar. Bu adımlar sayesindedir ki Kur'an'ın, hayatımızın bütün alanlarını yönlendiren, okunur-anlaşılır bir kitap olduğu; islam'a olan şekli bağlılıklarla müslüman kimliği taşıyan insanların yeniden ıslahı, bilinçlendirilmesi; ve vahdet sorunu, birliğini kaybetmiş ve batılı kafir güçlerin fikri, siyasi, ekonomik alanlarda fiili kuşatması altına girmiş islam coğrafyasının gündemini oluşturmaya başladı. Ve artık müslümanların gaflet ve cahilliklerinden yararlanan dünya egemen şirk güçleri ve yerli sultaları eskisi kadar rahat değillerdi. Egemenlikleri tehlikeye girebilirdi. Bunun için de, İslami uyanışı sindirmeli ve İslami hareketi bölmeli idiler.

Fakat bugün müslümanların var olan farklılıklarının ve ayrılıkların nedenleri iyi kavranmalıdır. Bugün insanlığın islam'a, müslümanların da birliğe şiddetle ihtiyacı var. Tabii ki "vahdet" soyut temennilerle kurulmaz. Vahdet, var olan ayrılıklardan uzaklaşma emelini içermekle birlikte, ayrılıkların üreme kaynaklarını kurutmayı da amaçlamalıdır. O halde ayrılıkların kaynakları yani hastalığın nedenleri iyi teşhis edilmelidir. Bugün muvahhid ve inkılapçı bir yöneliş içinde olan müslümanların ve İslami hareketlerin aralarında var olan farklılıkların temel nedeni emperyalist güçlerin desiseleri değildir. Temel neden: Yukarıda ayetler ışığında değindiğimiz ayrılıklar ve tarihi arka plândır.

Kültürümüzü, alışkanlıklarımızı, duygularımızı Kur'an'ın aydınlığıyla tarihi karanlıkların tasallutundan ve bencilliklerden arındırmalı, aynı tarih içinde güç bulan her türlü şirkin, zulmün ve haksızlığın karşısında yükselen tevhidi mücadele çizgisini iyi kavramalı ve bu çizgiyi kalınlaştırarak daha da yaygınlaştırmalıyız. Allah, ayrılığa düşülen konularda Kıyamet Günü hükmünü verecektir (22/69). Ayrılıklardan kurtulabilmek için topluca Allah'ın ipine sarılmalıyız ve bölünmemeliyiz (3/103).

«Bu, benim dosdoğru olan yolumdur, şu halde ona uyun. Sizi O'nun yolundan ayıracak yollara uymayın.» (6/En'am,153)

«Bu indirdiğimiz mübarek bir Kitap'tır. Şu halde ona uyun ve korkup-sakının. Umulur ki esirgenirsiniz.»
(6/En'am,155)

Kategori: Dinimiz İslam

 

Turkey

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 03:22, Gösterim: 335

0
Turkey

Kategori: Serbest Kürsü

 

Nazar Kavramı

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 03:16, Gösterim: 471

0
Önce, aslı arapça olan ‘nazar’ kelimesinin türkçedeki karşılığını bilmek gerekir. Ancak ondan sonra ‘nazar değmesi’ üzerine fikir yürütülebilir. ‘Nazar’ veya ‘nazar değmesi’ kelimeleri her nedense birçoklarının üzerinde yanlış bir çağrışım yapmaktadır.
Nazar Kavramı
Halka nazarın ve nazar değmesinin gerçekte ne anlama geldiği bilgisizlikten veya bazı korkulardan dolayı anlatılamamıştır. Üfürük açıklamalarla nazar ve nazar değmesi meselesi geçiştirilmiş ve geçiştirilmektedir. Bu konuyu doğru olarak açıklayabilmek için Kur’an bilgisine vakıf olmak ve Islam düşmanlarından korkmamak gerekir. ‘Nazar’ın bireysel boyutları olduğu gibi, toplumsal boyutları da vardır. ‘Büyü, Büyücü, Büyülemek, Büyülenmek’ başlıklı başka bir makalemde büyüyü kısaca ‘bazı sözlerle insan-ları etkileme yöntemi’ olarak tanımlamış ve bu konuyla ilgili şöyle bir hadis-i şerif de olduğunu yazmıştım. Hadis şöyle: ‘Belagatta sihir (büyü) vardır.’[1] Büyü (sihr) çeşitlidir. Bunlardan biri sözel büyüdür. Nazar, büyünün sözel değil, görsel (bakış ile olan) işlevini icra etmektedir.

Sözel olarak insanlar büyülenebilir (etkilenebilir)ken, nazar (bakışlar) ile de olumlu yada olumsuz yönde büyülenebilmekte (etkilenebilmekte)dirler. Kısaca nazar, insanları bakışlarla olumlu yada olumsuz yönde etkileme, onlara yön verme eylemidir. Fakat ‘nazar değmesi’ kavramı özünde olumsuzluğu barındırmaktadır. Halkın anladığı manada nazar ve nazar değmesi yorumuna katılmadığımı burada belirtmek isterim. ‘Nazar ve nazar değmesi’ diye bir şey vardır ama mahiyeti bambaşkadır. Bu hiç de hurafeci, nazar boncuğu kutsayıcılarının zannettiği gibi değildir.

Türkçe karşılığıyla nazar; ‘bakış’ veya ‘bakma’ demektir. Nazar kelimesi arapça bir kelime olduğundan, arapça bilmeyenlerce sanki esrarlı ve tam kavranılamayan bir manası vardır. Halbuki işin gerçeği hiç de öyle değildir. Türkçe ‘bakış veya bakma’ kelimeleri bizde hiçbir olumsuz ve esrarlı anlamlar çağrıştırmamaktadır. Nasıl olur da nazar kelimesine, ‘bakmak’tan farklı bir anlam verebiliriz? Her ikisi de zaten aynı anlama gelmektedir. Nazar, bakış veya bakma demektir. Arapça; ben bakıyorum ‘ena enzuru’, o baktı ‘huve nazara’, o bakıyor ‘huve yenzuru’ dur.

Bir insana ‘kardeşim türkçe bakma veya bakış kelimelerinden ne anlıyorsun?’ desek, ne anladığını bize uzun uzun anlatabilir. Efendim der, ben bakmaktan şunu anlıyorum: Insan bahçedeki çiçeklere, göklere, yıldızlara, çarpmamak için önünde-ki taşa, evindeki kitaplarına, yazı yazarken bilgisayarın klavye ve monitoruna vs. bir çok şeye bakar. Çocuk annesine-babasına, anne-baba da çocuğuna bakar. Fakat pratikte ‘nazar’, ‘bakma’ gibi anlaşılmamaktadır. Halbuki bunlar biri arapça, diğeri de türkçe olan anlamdaş iki kelimedirler. ‘Nazar’ veya ‘nazar değmesi’ deyince halkımızın genelinin aklına şu gelmektedir: Yeşil gözlü birisi başka birisine dikkatle bakarsa, o bakılan kişinin başına her an bir şeyler gelebilir. Bakılan kişi köprüden geçiyorsa köprüden aşağı düşebilir yada köprü çökebilir; at üzerinde gidiyorsa atı yere çökebilir, arabayla gidiyorsa arabasının lastiği patlayabilir, çünkü yeşil gözlülerin nazarı insana değer! Hatta kulaktan dolma bir sürü örnekler de ileri sürülür. Bu verdikleri örneklerdeki gibi nazar değme olayına kendiler ise hiç şahit olmamışlardır. Bu hurafeyi bilimsel olarak açıklama gereği de duyarlar.

Neymiş, insan ışık gibi, elektrik gibi bir şeyler saçıyormuş. Bu ışık veya elektrik gibi şeyden dolayı insana nazar değmekteymiş. Yani nazarla insanı sanki elektrik çarpar gibi birşeyler çarpmaktaymış! Yeşil gözlülerin nazarı değdiğine göre herhalde bu ışığı sadece yeşil gözlüler saçmaktadır!

Eğer işleriniz yolunda gitmiyorsa, hastalanmışsanız, başınıza bir bela gelmişse, ailenizde geçimsizlik varsa, yukarıdaki mantığa göre belkide size nazar değmiştir!

Yeri gelmişken şahit olduğum bir olayı anlatmak istiyorum. Ilahiyat fakültesini bitirmiş yeni tanıştığımız bir arkadaşım camide hutbe okurken rahatsızlandı, tansiyonu düştü, ayakları titremeye başladı, kalbi çarpmaya ve alnı da terlemeye başdı. Neredeyse minberin merdivenlerinden aşağı yuvarlanacaktı. Namazdan sonra bana ‘Recep kardeş, bana cemaatten birisinin nazarı değdi herhalde’ dedi. Ben de ona ‘nazar hakkında ben senden farklı düşünüyorum. ‘sende nazar mazar yok, sen soğuk almışsın, onun için hutbe okurken tansiyonun düştü. Doktora git sana ilaç versin’ dedim. Daha sonra doktora gittiğini ve gerçekten de soğuk almış olduğunu ve doktorun da ona ilaç yazdığını söyledi. Benim nazar yorumumu beğenen bu kardeşimizle daha sonra bir çok konuda fikir alışverişi yaptık.

Nazar’ın ‘bakma, bakış’ anlamına geldiğini belirttikten sonra bir de ‘nazar değme’nin ne anlama gelebileceği üzerinde duralım. Nazar, hepimizin yaşadığı bir olgudur. Güncel hayatında insan nazar da eder, kendisine nazar da değer.

Her tarafı yemyeşil çimen olan, çiçeklerle süslenmiş, içinden suların fışkırdığı güzel bir park veya bahçeye gittiğimizde etrafa bakınaraktan geziniriz. Hayatın monotonluğundan, trafik gürültüsünden uzak geçirdiğimiz bu gezintide stresi atmış ve ruhumuz dinlenmiş olarak bir ‘oh’ çekeriz. Gerçekten de bu bahçenin veya parkın güzelliklerine bakmamıza (nazar etmemize) değmiştir. Bu gezintimiz hiç de boşuna olmamıştır. Çünkü bu güzel yerlerde gezip dolaşmak da bir ihtiyaçtır. Bu tür nazar, etkisi içe dönük pasif bir nazardır.
Bir de yaptırım gücü olan, dışa dönük aktif nazar vardır. Aşağıda yaptırım güçlü, etkisi dışa dönük olan aktif nazara (bakışa) güncel hayatımızdan ve Kur’an-ı Kerim’den örnekler
vermeye çalışacağım.

Çocuğunuz laftan anlamıyor ve yaramazlık yapmağa devam ediyorsa, ona kaşları çataraktan şöyle bir kızgın bakarsınız. Bundan sonra çocuğunuz kendisine bir çeki düzen verir ve yaramazlığı bırakır. Çocuk bilmektedir ki yaramazlığa devam ederse sizden sopa yiyebilir. Işte bu bakışınız, ‘yaptırım güçlü, etkisi dışa (yani çocuğunuza) olan aktif bir nazar (bakış)dır. Çocuğunuz zeki bir çocuksa, bu yaptırım dolu nazarlarınızdan etkilenmeli ve sizin istediğiniz hizaya gelmelidir. ‘Çocuğa en çok anne-babasının nazarı değer’ sözünden de şunu anlamalıyız: Çocuk en çok anne-babasının bakışlarından etkilenerek kendine çeki düzen verir.

Bir çoklarının hadis zannettiği şöyle bir Arap atasözü vardır. ‘Nazar deveyi kazana, insanı mezara sokar. Insan ne zaman mezarı, deve de ne zaman kazanı boylar? Hemen anlayacağınız gibi nazarlarımız yaptırım gücünü kaybederse, bu mezarı boylama hadisesi gerçekleşebilir. Adamın hoşunuza gitmeyen konuşmaları veya davranışları vardır. Kendisini düzeltsin diye kendisine öfkeyle defalarca nazar etmişsinizdir. Bunca nazarlarınız da fayda etmeyince asabi olan siz karşı tarafa karşı şiddet kullanmaya karar vermişsinizdir. Yada siz müdahale etmeden önce karşı taraf: ‘Bana niye öyle sinirli sinirli bakıyorsun lan’ diyor ve kavgayı başlatıyor. Artık bundan sonra yaptırımı yetersiz kalan bakışlarınızın (nazarlarınızın) ardından ya siz, yada karşiki şahıs mezarı boyluyor. Tabi bunlar sabretmesini bilen, sabretmesi gereken müslümanalara yakışmayan hareketlerdir. ‘(Mü’minler) öfkelerini yutarlar ve insanları affederler’[1]. Yukarıdaki mezkür hadisi hiç de hoş olmayan böyle bir örnekle açıklamaya çalıştım. Fakat teşbihte hata olmaz derler, ben de öyle yaptım.

Hadisin deve kısmının şerhini de şöyle bir örnekle yapabiliriz: Komşunuzun devesi müteaddid defalar bahçenize girmekte ve bahçedeki sebzeleri mahvetmektedir. Deveyi her seferinde güzelce bahçenizden çıkarmakla ve sahibine teslim etmekle örnek bir hareket sergiliyorsunuz. Devenin sahibine defalarca ‘kardeşim devene sahip olsana!’ demenize rağmen komşunuz hiç tedbir almamakta ve aynı deve bahçenize sürekli girmektedir. En sonunda sabrınız taşmakta ve güzellikten anlamayan bıçaktan anlar diyerek deveyi bahçenin ortasında kesiyorsunuz ve komşunuza artık devenin canlısını değil, ölüsünü veriyorsunuz. Artık deve bahçenizi ziyaret edemeyecektir. Çünkü artık bahçeye değil, kazana (tencereye) girecek ve pişecektir. Yukarıdaki hadisin deve kısmını da böyle şerhetmiş olduk.

Şimdi gelelim Kur’an ayetlerinden örnekler vermeye;
Bilindiği gibi kendisine nazar değmiş olanlara! Kalem Suresi’nin son iki ayeti (51-52. ayetler) okunmaktadır. Okuyanların çoğunun bu ayetlerin sebeb-i nüzulündan haberleri de yoktur. Bu ayetler bize neyi anlatmaktadır? Hepbirlikte görelim:
‘O inkar edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. ‘O (Muhammed) mecnundur’ diyorlardı. Halbuki o (okuduğu Kur’an), alemler için uyarıdan başka bir şey değildir![1]

Aklıma gelmişken şunu hemen belirteyim; Peygamberimiz (a.s)’a dendiği gibi şimdi de kendilerine Kur’an-ı Kerim’i gösteren veya okuyan müslümanlara bazı devlet erkanı ‘mecnun’ demektedirler. Asıl mecnun ve sapık kendileridir ama bunun farkında değildirler. Bu sapıklara Kur’an ayeti okumaktan, onları Kur’an’a davet etmekten daha şerefli ve onurlu bir davranış yoktur. Ne mutlu bu şerefe ve onura nail olanlara..

Bu Kur’an ve Islam düşmanı imansız kafirler her zaman olduğu gibi Kur’an’ı hazmedememekte ve onun nurunu söndürmeye çalışmaktadırlar. ‘Kafirler Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.’[2] Islam ve Kur’an düşmanları 1500 yıldır Kur’an’ın nurunu (aydınlığını) söndüremediler, bundan sonra hiç söndüremeyeceklerdir. Buna inancımız sonsuzdur. ‘O Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz; ve onun koruyucusu da elbette biziz!’[3]

‘Kendilerine apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman, kafirlerin yüzünde hoşnutsuzluk (inkar) alametleri belirdiğini hemen anlarsın. Neredeyse kendilerine ayetlerimizi okuyanların üzerine saldıracaklar.’[4]
‘Allah’ın kulu kalkıp O’na yalvarınca (müşrikler) onun üzerine üşüşüp neredeyse keçe gibi birbirlerine geçeceklerdi.’[5] ‘(Allah), gözlerin hain (bakışlar)ını ve göğüslerin gizlediği düşünceleri bilir.’[6] ‘(Kur’an ayetleri), kalplerinde hastalık bulunanların pisliklerine pislik katar.’[7], Kur’an, mü’minlerin ise imanlarını artırır.[8] ‘O (Kur’an), kafirler için kahırlı bir hasrettir.’[9] ‘Kur’an, kafirlere bir körlüktür.’[10]

Islam düşmanlarının kin dolu nazarları (bakışları) karşısında eğilip bükülürsek, korkuya kapılır ve inancımızdan taviz verirsek, onların bize nazarları değmiş olacaktır. Yani kendileri açısından kin dolu bakışlarla baktıklarına değmiş olacaktır. Bunun sonunda Imam Hatipler, Kur’an kursları ve camiler kapatılacak, ezanlar susturulacak, Kur’an okumak yasaklanacaktır.
(Kafirler): ‘Kur’an’ı dinlemeyin, yaygaralar (gürültüler) koparın’ diyorlar.[11]
‘Dediklerinden dönmezsen seni taşa tutacağız’ dediler.[12] Yahudiler (ve yahudi dostları) dilleriyle Kur’an’a ve Islam’a saldırırlar, dini taşlarlar: (4/46)

Doğrusu kafirler Kur’an’ı dinlediklerinde neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. ‘O mecnun (deli)dir’ diyorlar. Oysa bu Kur’an, alemler için bir öğütten başka bir şey değildir.[13]

Evet konumuz ‘nazar’ ve ‘nazar değmesi’dir. Nazar’ın (bakmanın) yaptırım gücü
olduğundan yukarıda bahsettik. Yukarıdaki ayetlerden de anladığımız kadarıyla Kur’-an ve Islam düşmanları kendilerine Kur’an okuyan Peygamberimiz (a.s)’a öyle bakışlarla bakmışlar ki, nerdeyse onu gözleriyle devireceklermiş. ‘Gözle devirmek istemek’ bir deyimdir. Böyle deyimler türkçede de vardır. Hani ne deriz: ‘Beni yiyecekmiş gibi baktı’. Evet kafirler Kur’an okuyanlara yiyecekmiş gibi bakmaktadırlar. Bunların bu yaptırımlı bakışları bir gayeye matuftur. Bunlar bize boşuna bakmamaktadırlar. Böyle bakarak bize gözdağı vermekte, bizi korkutarak kendilerince hizaya getirmeye çalışmaktadırlar. Bizim hizada (hidayette) olduğumuzu kendileri anlıyamamakta ve sadece kendilerinin doğru yolda olduklarını zannetmektedirler.

Önceki kafirlerin nazar ettikleri (baktıkları) gibi şimdiki kafirler de nazar etmektedirler. Nazarları arasında hiç fark yoktur. Bunların bu yaptırım dolu bakışlarının gayesi, müslümanlara Kur’an okutmamak, onlara Kur’an’a göre bir yaşam hakkı vermemektir. Herkes bunlar gibi yaptırımlı bakamaz. Yaptırımlı bakabilmek için güçlü olmak veya güçlü olduğunu zannetmek gerekir. Bunların güvendikleri yerler vardır. Bunların askeri, silahı herşeyi vardır. Fakat şunu bilmelidirler ki ‘Göklerin ve yerin askerleri Allah’ındır.’[14]. Firavun da bunlar gibi nazar etmişti (bakmıştı) ama.. ‘Biz de onu ve askerlerini tuttuk, suya attık; bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu!’[15], ‘Biz de onu, yanındakilerle birlikte toptan boğduk’[16] demektedir Allah (c.c).

Islam düşmanlarının kin dolu nazarları (bakışları) karşısında eğilip bükülürsek, korkuya kapılır ve inancımızdan taviz verirsek, onların bize nazarları değmiş olacaktır. Yani kendileri açısından kin dolu bakışlarla baktıklarına değmiş olacaktır. Bunun sonunda Imam-Hatipler, Kur’an kursları ve camiler kapatılacak (veya tekrar ahır yapılacak), ezanlar susuturulacak, Kur’an okumak yasaklanacaktır. Müslümanları davalarından vazgeçirmeye çalışan kafirlerin yaptırım dolu nazar (bakış) ve baskılarına karşı çok sağlam, dirençli olmak zorundayız. Aksi taktirde onlara meyleder ve yolumuzdan saparsak bize cehennem ateşi dokunur:
‘Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara biraz meyledecektin. Bu durumda biz sana, hayatın da, ölümün de kat (kat azab)ını taddırırdık.’[17]
‘Kim de kendisine ‘dosdoğru yol’ belli olduktan sonra, Peygamber’e muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme
sokarız. Ne kötü bir yataktır o!..[18]

Yakup (a.s)’ın, çocuklarını Mısır’a gönderirken onlara ‘Mısır’a ayrı ayrı kapılardan girin’ demesini ‘nazar’ ve ‘nazar değmesi’ bağlamında ele alabiliriz. Önce ayet mealini verelim:
Yakup: ‘Oğullarım, (Mısır’a) bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin, ama ben Allah’tan gelecek bir şeyi defedemem.’[19]

Bilindiği gibi Mısır’da Kıpti’ler çoğunlukta, Israiloğulları ise azınlıktaydı. Yakup (a.s) ve çocukları Israiloğullarındandır. Firavunun halkı Kıptiler Israiloğullarına zulmetmekte, onlara baskı yapmaktaydılar. Bundan dolayı Yakup (a.s), sanki şunu demek istiyordu: ‘Oğullarım, Mısır’a bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin (ki göze batmayın. Göze batarsanız, Kıptiler sizi görür (size nazar eder)lerse, nazarları değebilir. Sizi toplu halde gören Kıptiler olay çıkarmaya geliyorlar zannederler ve size karşı adam toplayıp sizi döverler. Size onların nazarları değmemesi için böyle bir tedbir alınız, yani Mısır’a bir kapıdan değil, ayrı ayrı kapılardan giriniz). Ama ben Allah’tan gelecek bir şeyi defedemem (siz tedbirinizi aldıktan sonra yine de başınıza bir şey gelirse, ona ben engel olamam, size bir tedbir de öneremem).

Kafirlerin nazarından korunmanın yolu nazar boncuğu takmak değil, Kur’an okumak ve
onu hayata tatbik etmek, yaşamaktır. Çünkü ‘Kur’an insanları karanlıktan nura (aydınlığa) çıkarır.’[20] Kafirlerin nazarlarından korkmaya gerek yoktur.[21] ‘Onlara (kafirlere) karşı Kur’an’la bütün gücünü kullanarak mücadele et.’[22] ‘Sadece benden korkun.’[23], ‘Siz Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?’[24]. ‘Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız üstün geleceksiniz.’[25]
Allah’ın nazarları her an üzerimizdedir. ‘Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir.’[26]

Kategori: Dinimiz İslam

 

Sigara İçen Varsa İzlesin! (VİDEO)..

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 02:40, Gösterim: 657

0

Sigara içen varsa bu videoyu izlesin! Belki bırakır...

Lütfen kendimizi ve etrafımızdaki insanları düşünerek, gerekirse psikolojik destek alarak sigarayı bırakalım.Unutmayın! sigara yavaş yavaş öldürürür

Kategori: Genel » Sağlık

 

Cesedi 3 Yıl boyunca televizyon izledi!

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 02:34, Gösterim: 496

2
İngiltere'de yalnız yaşayan bir kadının cesedi ölümünden tam üç yıl sonra farkedildi
Cesedi 3 Yıl boyunca televizyon izledi!
Polis, geçen ocak ayında Londra'daki evinde çürümüş halde bulunan cesedin Joyce Vincent'a (40) ait olduğunu açıkladı. Televizyonu hâlâ çalışır durumda olan Vincent'ın etrafının açılmamış Noel hediyeleriyle çevrili olduğu belirtildi.

2003'TE doğal nedenlerden ölen Vincent'ın kimliği dişçi kayıtlarından belirlendi. Polis, ölüm tarihini son kullanma tarihi Şubat 2003 olan ürünlerden ve mektuplardan tahmin etti.

İngiliz kadının cesedi, ona oturacak ev sağlayan kuruluşun, binlerce sterlinlik kira alacağını tahsil etmek istemesi sonucunda bulundu.

Kategori: Geyik » İlginç Olaylar

 

Dikkat! Kolada yüksek oranda böcek zehri var!

Yazar: Ayyildiz_team26-05-2007, 02:30, Gösterim: 563

1
Hindistan'da yapılan tahlillerde, ABD'nin ünlü kola şirketleri Coca-Cola ve Pepsi'nin ürettiği içeceklerde yüksek oranda böcek zehiri maddeleri bulundu...
Dikkat! Kolada yüksek oranda böcek zehri var!


Bilim ve Çevre Merkezi (CSE), Hindistan'da satılan Coca-Cola ve Pepsi'den alınan 57 örnek üzerinde yapılan tahlillerde, tüm örneklerde standardın çok üzerinde böcek zehiri maddesi tespit edildiğini bildirdi. Merkez, 3 sene önce de aynı şirketlerin ürünlerinde yüksek oranda böcek zehiri maddesi bulmuş ve bunun kansere yol açabilecek boyutta olduğunu bildirmişti............

Kategori: Genel » Sağlık

 
Geri İleri